Hayalhane Online Bilet Satış

Özel Organizasyonlar İletişim

Mahşer-i Cümbüş Sponsorları

Foto Galeri

Üye Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun
Genç Hayat Dergisi 17-30 Ocak 2007 Sayı 25 Yazdır E-Posta
Yazar Administrator   
25 02 2007
 

Adına Teatra Dedikleri Hayalhane ’ler...

Mehmet Öner

Serkan Kurt


Cumartesi akşamı Taksimde buluşup Sadri Alışık Sokaktaki ‘hayalhane’ sahnesine Mahşer-i Cümbüş’ün Tiyatro Sporu adlı oyunlarını izlemek ve röportaj yapmak için gidiyoruz. 160 kişilik bir salon olan Hayalhane’nin locasında yerimizi alıp oyunun başlamasını bekliyoruz. İzleyicilere Tiyatro Sporu’nun ne olduğu anlatıldıktan sonra, altı kişilik ekip ikiye ayrılıp oynamaya başlıyor. Oyunun bir puanlama tablosu var ve seyircilerin alkışlarıyla belirledikleri puanlar, tabloya yazılıyor. Işığın ve müziğin de önemli unsurları olan oyun, seyircilerin etkisiyle doğaçlama biçimde sahneleniyor. Bir çeşit müsabaka gibi oynanan Tiyatro Sporu seyircilerden alınan anahtar kelimelerle kısa oyunlar şeklinde geçiyor. Bir turda seyircilerin söylediği 3 tane cümle kağıda yazılıp oyunculara veriliyor ve bir başlangıç durumunu seyircilerden belirlenmesi isteniyor. Kağıtta yazanlar tesadüfen sahneyi devam ettirirken kimi zamanda değişmesine hatta alakasız olduğunda absürd bir duruma getirebiliyor. Sizi dışarıdaki yaşamdan koparan oyun bittiğinde yüzünüzdeki gülümsemeyle dışarı çıkıp en kısa zamanda arkadaşlarımla tekrar geleceğim diyorsunuz.

Mahşer-i Cümbüş’ten Yiğit Arı ve Fatih Pestil’le görüştük.


Nasıl bir araya geldiniz?

Biz DTCF’de tiyatro bölümünde öğrenciyken, 2000 yılında Dr. Kadir Çevik isimli bir hoca geldi okulumuza. Doktorasını Almanya’da yapmış; tezinin konusu da doğaçlama tiyatro ve doğaçlama tiyatronun eğitime katkıları. Kadir hoca orada gördüklerini drama derslerinde gösterdi bize. Sonra, bir cesaretle bunu seyirciye de açalım dedik. Okulda üç beş tiyatro sporu gösterisi yaptık. Okul bittikten sonra, 2001 yılında yine Kadir hocanın önderliğinde kurduk Mahşer-i Cümbüş’ü.


Mahşer-i Cümbüş ismi nereden geliyor?

Biz tiyatromuza bir isim arıyorduk. Arapça futbol terimlerinden söz açıldı. Arkadaşımızın teki “mahşer-i cümbüş” deyiverdi. Baktık ki bu “açık tribün taraftarı” anlamına geliyor. Bizim gösteri de, neşeli, hareketli, seyircinin de katıldığı bir oyun olduğu için “mahşer-i cümbüş” hoşumuza gitti. Ve tiyatromuzun adını Mahşer-i Cümbüş koyduk.


Tiyatro sporu nasıl ortaya çıkmış?

İngiliz bir eğitmen olan Keyth Consten, modern tiyatroyla birlikte, 50’li 60’lı yıllarda çalışmalarını yoğunlaştırmış. Drama tekniklerini eğitimde kullanmaya başlamış. Ve o ilişkiyi kurduktan sonra, işin tiyatro kısmını ilerletip böylesi bir noktaya getirmiş. Daha sonra Kanada’ya gitmiş, Calgari Üniversitesi’nde ona bir kürsü vermişler. 1970’lerden beri de çalışmalarını Calgari Üniversitesi’nde sürdürüyor. Kanada, dünyada doğaçlama tiyatronun yaygınlaşmasını sağlayan en önemli merkezlerden biri. Bir diğeri de Wiolo Spolin’in önderliğini yaptığı Amerika’daki Second City adlı topluluk. Keyth Consten’ın tiyatro sporunu icat ederken kurduğu mantıksa şu: Spor seyircisinin ruh halini tiyatro seyircisininkine katmak. O dönemde boks Kanada’da çok sevilen bir spormuş ve tiyatro sporunda da sahneler ring şeklinde kuruluyormuş. Antik Yunanda, Dionysos şenliklerinde tragedya yazarları yarışırlardı. Aiskylos’un bir oyunuyla bir keçi kazandığından bahsedilir. Oyunların birbiriyle yarıştırılmasının da etkisi var. Ve doğaçlama tekniği de çağımızın hızına uygun olduğu için tiyatro sporu diye bir şey kuruluyor.


Peki siz nasıl karar verdiniz tiyatro sporu yapmaya?

Hiçbir altı kişiyi yan yana getirdiğinizde, dün gece bizim oynadığımız oyunu oynayamaz. O ancak bizim, bedenimize, zihnimize, sesimize, ortak öykümüze, ortak eğitimimize bakan bir şeydir. Hiç kimse bizim gibi doğaçlama yapamaz demiyorum. Her topluluğun kendine has özellikleri var. Dünyanın herhangi bir yerinde tiyatro sporu gösterisi seyretseniz, dün akşam bizim burada gördüğünüz sıralamayı görmeyeceksiniz. Bir gideceksiniz orada, belki orda oyuncular formalar giymiş olacaklar ve belki tek anlatıcı olacak. Bizim küçük küçük oynadığımız oyunlardan 70-80’e yakın repertuarımız var. Ve bu kısa biçimlerden dünyanın dört bir tarafında oynanan binlercesi var.


Prova yapıyor musunuz?

Antrenman diyoruz biz ona. Daha önceden planlanmamış bir şeyi oynarken, ihtiyacımız olan kabiliyetleri sürekli ayakta tutan ve algımızı üst seviyede tutacak çalışmalar yapıyoruz. Bir futbol takımı gibi... Bu takım antrenmanında sürekli karşı karşıya geçip maç mı yapıyor? Hayır. Bir bakıyorsunuz kupaları dizmişler aralarından geçiyorlar; iki tanesi birbirini iple bağlamış çekiyor; üç tanesi araya bir tanesini almış, topu kaptırtmamaya çalışıyor. Futbol oyunu esnasında bir oyuncunun o oyunu iyi oynayabilmek için bedeninin gerektirdiği ihtiyaçları o oyunlarla sürekli yüksekte tutuyorlar. İşte bizimki de aynen böyle.


Mekanınızın ismi Hayalhane. Bunun anlamı ne?

Hayalhane bir gezginin söylediği bir laftan yola çıkarak alınmış bir isim. Sanırım Osmanlı’nın gezginlerinden biri, bir yere gittiğinde, “Onların adına teatra dedikleri hayalhanelerde oyun oynuyorlardı” demiş. “Hayalhane” diye bir isim uydurmuş.


Karagöz oyununda da perdeye hayal perdesi denir ya...

Yok, gölge oyunuyla alakalı olan bir şey değil. Yaptığımız işi geleneksel formla çok fazla bağdaştırıyoruz ama Hayalhane isminin oradan geldiği söylenemez. Bir gezginin tiyatro mekanının isminin ne olduğunu bilemeyerek uydurduğu bir isim sadece.


Bir röportajda, geleneksel Türk tiyatrosu öğelerinden ve Agusto Boal’in forum tiyatrosundan yararlandığınıza ya da etkilendiğinize dair şeyler geçiyordu. Bu nasıl bir etkilenme ya da yararlanma?

Açıkçası bu yararlanma, etkilenme, hepsi birbirinin içine geçen şeyler. Bir kere geleneksel halk tiyatrolarının en önemli özelliği açık biçim ve doğmaca olmalarıdır. Bizim yaptığımız iş de, benim şimdiye kadar gördüğün tiyatro biçimleri içinde en açık biçim olanı. Biz gösteri içindeki parçaların sıralarını, sayılarını istediğimiz gibi değiştirebiliriz; istediğimiz uzunlukta, istediğimiz puan sistemiyle, istediğimiz kadar kişiyle oynayabiliriz. Bu bir. İkincisi açık biçim özelliklerinin dışında da doğaçlama oluşuyla, seyirciyle kurduğu ilişki, mekanı, uzamı, oyunculuk yöntemlerini kullanışı bakımıyla da geleneksel tiyatronun kodlarına birebir uyan bir gösteri. Kaldı ki açık biçim oynuyoruz, sahnede iki tur atıyoruz, aynı ortaoyununda olduğu gibi, o evden çıkıp saraya girebiliyoruz. Halk tiyatrosuyla kurduğumuz ilişki de budur. Şimdi biz halk tiyatrosuna dönüp de, Karagöz’ün, Hacivat’ın, köy seyirlik oyunların, ortaoyununun özelliklerini alıp da bu yaptığımız işin içinde kullanamayız. Çünkü bu dönem o dönem değil. Mesela ortaoyununun, geleneksel halk tiyatrolarının en önemli özellikleri şunlardır: Belli başlı tipleri vardır ve toplumsal katmanları simgeleyecek başka tipler vardır. Laz vardır, Çerkez vardır, Beberuhi vardır. Ve onların özelliklerine baktığın zaman Osmanlı’nın yaşamında olabilecek toplum özelliklerini görebilirsin. Ve onlar o oyunlarını zaten bu kategoriler üzerinden bir eleştiriye dönüştürerek oynarlar. Bir toplumsal taşlama, yergi içerir yaptıkları iş. Ve onlar o kadar insanla bu işi halledebilirler. Biz bu çağda böylesi bir taşlama yapsak, çıksak Kavuklu’yla Pişekar olsak ya da Kavuklu’yla Pişekar değil de, yeni iki tip icat etsek, biri el verse öbürü espriyi patlatsa ve oyunun bu şekilde sahnelesek kimse seyretmez. Kaldı ki, çağımızı kaç ayrı tiple kategorize edip de onların ilişkilerini ortaya koyacağız. Değil mi? Ne kadar karman çorman bir şey. O yüzden çağın hızına uygun, anında değişebilen ve geleneksek tiyatronun tekniklerini kullanan bir iştir yaptığımız. Halk tiyatrosuyla ilişkisi çok yakın, çok açıktır. Biz gittik köylerde oynadık bu oyunu, sanki 40 senedir seyrediyorlar gibi hemen oynadılar bizle adamlar.


Agusto Boal’le olan ilişkiniz...

Kurgulu turlar yaparken, Boal’in forum tiyatrosu tekniğinden faydalanıyorduk. Kurgulu turlar dediğimiz de şu: Kağıt dağıtıyorduk seyircilere ve bir tema cümlesi yazdırıyorduk. Mesela “Öfkeyle kalkan zararla oturur” yazmış adam, biz hemen dört oyuncu birkaç dakika içinde bir öykü planlıyoruz ve bir adama çok kızgın bir davranışta bulundurtuyoruz ve onun başına kötü bir şey geliyor. Bir klasik oyun gibi kurguluyorduk onu. Bir kurgulama süresi vardı. Boal’in forum tiyatrosundaki kullandığı tekniklerden biri de oyunu kesmek, oyunu kestiği yerde, bundan bir adım sonrasında ne olacağını izleyicilere sormak. Ve böylece, sahnede izleyicinin tercihleriyle gerçekleşen olayları birbirleriyle mukayese etmek, iki tercihin karşılıklı getirdiği sonuçları görmek. Boal bunu politik söylemlere dayandırıyor. Biz bu tekniği kullanıyorduk. Oyunu bir yerde kesiyorduk ve siz olsanız ne söylerdiniz diyorduk. Bunu şimdi kullanmıyoruz, kurgulu turları bıraktık. Fakat Boal’den temrin olarak da çok fazla yararlandık. Boal’in Ezilenlerin Tiyatrosu kitabında Ezilenlerin Tiyatrosunun Cephaneliği diye bir bölüm vardır. Arka arkaya üç yüz beş yüz tane temrin... Ve o üç yüz beş yüz temrini herhangi bir topluluğa oynat, onlar doğaçlama yapmaya başlarlar. Boal’den böyle de çok fazla faydalandık. Oyunun içine serpiştirerek politik düşüncelerinden de faydalandık. Sonuç olarak bu oyunu yaparken eğlencenin yanı sıra o bir saat kırk beş dakikanın toplamında bir sözümüz oluyor. Ortak bir dünya görüşümüz var yani. Bizi ucuz bir sanat olarak görenler var; yanlış düşünüyorlar.


Gösterinizin eğlendirme dışında bir işlevi olduğunu düşünüyor musunuz?

Brecht tiyatronun ilk işlevinin eğlendirmek olduğunu söylüyor. Bir tiyatro ki güldürmez, ben o tiyatroya güler geçerim, diyor. Tiyatronun eğlendirme işlevinden kastettiği şey de gülmek, kahkaha atmak değil, iyi vakit geçirmek, haz almak. Brecht’in eğlendirme tarifinden yola çıkarsak, bizim oyunun bir eğlendirici tarafı var. Güldürüyor diyorsan, güldürme tarafı da var.


Toplumsal taşlama, eleştiri gibi yönleri var mı gösterinizin?

Var tabi. Ben şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim: Oyunu yapanın niyeti o oyunu belirler. Böylesi bir tiyatro türünü ben her seferinde yoğun politik göndermeler yaparak oynamak istesem oynarım. Bizim kısa oyunlarımızın içinde politik bir gönderme yok belki ama sonuç olarak bizim seyirciyle kurduğumuz diyalogun yöntemi, tiyatro sanatının dinamiklerini kullanışımız ve üreten ve tüketenin aynı anda ürettiği ve tükettiği ve hemzemin haline getirilmiş bir alan yaratma noktasıyla çok politik olduğunu düşünüyorum ben. Bir oyunun sonunda fabrikadaki işçilerin sol yumruklarını kaldırmaları oyunun politik olduğunu ifade etmiyor bence. Kaldı ki, bizim oyunumuzda böyle şeylerin olduğu da oluyor. Kaba, ajitatif bir tiyatro olmadığı çok aşikar, Piscator gibi, Brecht gibi, Boal gibi Marksist bir dünya görüşünü insanlara geçirmek ve böylesi bir dünya görüşünün doğruluğuna kanaat getirmek üzere tasarlamış bir tiyatro türü değil belki ama doğaçlamanın içinde, sınıfların çatışmalarından da yola çıkan işler çıkartıyoruz. Hepimizin daha önce gördüğü, anlayabildiği bir klişe yaratmak istiyoruz diyoruz ya, onun sonucunda da bir statü yaratıyoruz, bir yöneten, bir yönetilen; anne-baba, öğretmen-çocuk, doktor-hasta, patron-işçi... Böyle statüler yaratarak bir politik durum ortaya koyarız. Fakat bu politik durum keskin bir dile ve söyleme sahip değildir. Zaten biz insanların gündelik hallerini oynuyoruz. Biz bütün doğaçlama parçalarımızı bu ülkenin insanlarından yola çıkarak ve bu ülkenin insanlarının bakışıyla oluşturuyoruz. Ve orda kötüler oluyor, solcular oluyor, hinler oluyor, apolitik insanlar oluyor. Aynı gündelik hayattaki gibi oluyor Allah oluyor. Fakat biz yine de Mahşer-i Cümbüş olarak dünyanın felsefeyle, bilimle, akılla ve mantıkla yoğrulmuş bir dünya haline gelebileceğini düşünüyoruz. Ve oyunlarımızda da çatışık bir durum varsa ve bir sonuç göstermemiz gerekiyorsa emekten, haktan, eşitlikten, özgürlükten yana bir tavır almaya çalışıyoruz.



Tiyatro sporu nedir?


Tiyatro Sporu, Amerika ve Avrupa’da alternatif oyun mekanlarında seyircilere sunulan doğaçlama tiyatronun gösteri türlerinden biridir. Oyuncuların takımlara ayrılıp birbirleri ile “müsabaka” yapması mantığına dayanır. Birbirinden farklı turlar doğaçlama olarak oynanır. Her turun önceden belirlenmiş kendine özgü kuralları vardır. Bir Tiyatro Sporu gösterisinin en temel özelliği seyircinin aktif katılımının sağlanmasıdır. Bu gösterilerde seyirci doğaçlamaları yönlendirir ve fikirleri ile doğaçlamaları belirler. Tiyatro Sporu gösterisi “oyun”un seyirciyle birlikte oluşturulmasını sağlar.



Yedinci oyuncu: Fatih Pestil


Fatih sen Mahşer-i Cümbüş’e nasıl katıldın?

Mahşer-i Cümbüş kurulduğundan beri ben gönül bağı olarak onlarla birlikteydim. Zaten hepsi yakın arkadaşım. O zamanki biçim şimdi evrildiği biçimden daha farklıydı ve sahnede kendileri müzik üretiyorlardı. Sonrasında İstanbul’a geldiler. Hasbel kader bir özel gösteriye davet ettiler beni. İlk defa orada, klavyemle ve gitarımla çıktım onlarla birlikte ve ne yapacağımı bilmiyordum. Müziğin doğaçlamalara çok yardımcı olduğunu anladık. En önemli noktalardan biri, oyunun müziğini tiyatro bilen birinin yapıyor olması. Daha sonra İstanbul’a yerleştim; o ara televizyon şovu başladı. Orada benimle çalışmaya karar verdiler. Bu senenin başından itibaren de Mahşer-i Cümbüş’ün doğaçlama oyun besteciliğini yapıyorum.


Mahşer-i Cümbüş’ün 6 oyuncusu var. Sen de 7. oyuncu olarak müziğinle sahnedesin. Gösterinizde müziğin işlevinden ve müzik yapan oyuncu olarak kendi durumundan bahsedebilir misin?

Müziği temel olarak ikiye ayırabiliriz. Biri atmosfer müzikleri. Yani gerilim sahnesiyse müzik ona uygun olacak. İkincisi anlatıma destek olmak için kullandığımız müzikler. Özellikle uzun biçimli sahnelerde, hikayeyi şarkılarla bölerek, hikayenin akışına hizmet eden doğaçlama şarkılar söylüyoruz. Şöyle bir şey de olmuyor değil: Oyunu gidişatına göre, o an içeri birisinin girmesini istiyorsam, zil sesi çalıyorum ve içeri birisi giriyor. Çünkü ben o an sıkıştığını hissedebiliyorum doğaçlamanın. Ya da seyirciye göz kırpıp, muzırlık olarak yapıyorum bunu. Bu da şovun bir parçası oluyor. Veyahut yine başka bir anda iki kişi normal konuşurken gerilim müziği verip aralarında bir kavga çıkmasını sağlıyorum. Aslında eni konu müdahale ettiğim yerler oluyor. Ama sanırım seyirci de bundan haz alıyor.


Peki bu Eurovision bölümündeki müzikler de doğaçlama mı?

Evet. Ben de ne çalacağımı bilmiyorum. Zaman zaman aksilikler de oluyor zaten. O kadar ilginç ki; sonuçta elinin altında teknolojik bir alet var. Bu klavyenin bir takım programları var. Kodluyorum, mesela rasgele 51 yazıyoum, bir bakıyorum tango çalıyor. Öyle olunca piyano seçiyorum, onların hemen algılayabileceği bir armoni kuruyorum ve ardı geliyor. Benim de prova yaptığım oluyor ama kuşkusuz müzik de oyunculuk gibi doğaçlama gelişiyor.

Son Güncelleme ( 26 03 2007 )
 
< Önceki